Herhalde diyorum bir hayli zor olacak. Yolculuk yedi saat sürecek, dört şehir ve iki buçuk iklim geçilecek az şey değil. Takvimlerden Hicri olanı Ramazanın, Miladi olanı Ağustosun birini gösteriyor. Bu sıcak yaz gününün ikindiüstüsünde, kavruk şehrin yorgun garına doğru ağır adım ilerliyorum. Gar, gidemediğin yer senin değildir fikrinden hareketle memleketin hemen her yerine yapılan Osmanlı eserlerinden.
Derken vagona biniyor, yerime yerleşiyorum. Yedi saatlik yolculukta Akdeniz, Bozkır ve Yayla iklimini selamladıktan sonra ılık bir rüzigar eşliğinde varıyorum Şehr-i huzura. Zannettiğim kadar sarsmıyor yolculuk hatta dinlenmiş sayıyorum kendimi garip şekilde. Şehrin yapım aşamasında olan yeni garının tozlu merdivenlerinden iniyor, Şehirdeki tüm caddeler gibi geniş bir caddeye çıkıyorum. Geceyi geçireceğim meskene ulaştıracak bir vasıtaya biniyorum. Gelir gelmez demli bir çay ve ardından derin bir uyku. Sabaha çok işimiz var çünkü…
Günün ilk ışıkları kaldığım odaya vurduğu anda çalıyor alarm. Yatakta bir iki döndükten sonra koparıyorum bedenimi uykusundan. Hazırlanıp sokağa atıyorum kendimi. Şehirlerde günün ilk saatleri hep ilgimi cezbeder. Bu yüzden merak ediyorum nasıl bir sabah var dışarıda? Sokağa çıkar çıkmaz iyi ki diyorum iyi ki bu kadar erken kalkmışım hava şahane. Yeni uyanan şehir mahmurluğunu atmaya çalışıyor. Esnaf kepenk açıyor, memurlar dairelerine doğru seğirtiyorlar, karşı caddedeki lojmanın önünde bir grup asker servis arabasının gelmesini bekliyor. Anlayacağınız bu şehir dünyaya her gün diğerlerinden biraz daha erken “Günaydın” diyor.
Sonunda varıyorum menzilime ve aradığım karşımda duruyor. Cami ve türbe bir küçük parkın içinde huzur-u rabıtaya durmuş, yaklaşık bin yıllık kuşluk zikrini tekrar ediyor. Dost böyle istiyor diye önce buraya geliyorum. Benden önce Hocamı ziyaret edin diyor. Düşünüyorum dünyalar değişse de sadakat ve saygı baki… Caminin giriş kapısının karşısında duruyor sanduka; yerden yarım metre yüksekte, başında bir Mevlevi sarığı, üzerinde haki yeşil bir örtü var üzeri işlemeli. Sandukanın altında mübarek bedeninin atıldığı kuyu ve kuyunun hemen yanı başında kabri bulunuyor. İçinde kuyu geçen tüm hikâyeler gibi bu hikâyenin de başrolünde kıskançlık olduğunun farkına varıyorum. Birbirine kavuşan iki denizden birinin huzurunda olmanın verdiği manevi ağırlık ayakta durmamı engelliyor. Hayâ ediyor, büküp dizimi öyle okuyorum Fatihayı.
Merecel Bahreyn diyorlar O ve dostunun kavuşmasına, ayet-i kerimeye atıf yaparak. Birbirine karışmayan tatlı ve tuzlu iki denizin kavuşması: Merecel Bahreyn. “Tuzlu deniz hangisiydi acaba?” diye geçiriyorum içimden. Sonra bunu ölçmenin bana düşmeyeceğine karar veriyorum vazgeçiyorum bu düşünceden.
Türbenin içinde bulunduğu camiye bakıyorum: dikdörtgen planlı kubbesiz cami, sadeliğin zirvesinde zarafetle parıldıyor. Kare desenli, cilalı ahşap tavan ve süt beyaz duvarlar anlaşılmaz bir cezp edicilik kazandırıyor bu mukaddes mekana.Camiyi süsleyen tek şey ise tavanı türbe hizasında iki eş parçaya bölen oval taç oluyor.
Takriben on beş dakikalık yürüyüşten sonra varıyorum denizlerden ikincisinin makamına. Şimdi müze yapılan dergâha vardığımda ise hiçbir ayrıntıyı görmüyor gözüm. Önce diyorum, huzura çıkayım. İki ayağıma birer galoş geçirdikten sonra geçiyorum Huzur-u Pir denilen bölüme. İçeri girer girmez bal sarısı bir ışık gözlerimi, yanık bir ney sesi kulaklarımı mest ediyor. Umumiyetle sakin türbelere alışık olduğumdan içerideki kalabalık ziyaretçi topluluğunu görünce bir an için sandukalardaki bedenlerin ete kemiğe bürünüp ayaklandığı hissine kapılıyorum. Fakat bu yanılma çok sürmüyor çünkü karşımda duran bedenlerin hepsi ziyadesiyle bu dünyanın alamet-i farikalarını taşıyor.
Huzur- Pir’e yöneliyorum. Sanduka Kubbetü’l Hadra’nın hemen altında duruyor, üzerinde kalınca bir örtü. Kubbenin iç kısmı mavi, beyaz, kırmızı ve altın sarısı nakış işlemeleri ve servi,palmiye gibi ağaç motifleri ile bezeli. Sandukanın hemen sağ yanında kırmızı ve lacivert zemin üzerine altın sarısı hatla Fatiha suresi yazılı. Onun hemen altında ise talik hatla “Ya Hazreti Mevlana” yazısı dikkat çekiyor. Bu göz alıcı güzelliği ölümsüzleştirmek istiyorum fakat görevli fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyleyerek beni engelliyor.
Sandukaların bulunduğu ‘L’ şeklindeki bölümün eklem yerinde Hz. Pir’in babası Bahaddün Veled’in kabri, zemine dik şekilde duruyor. Sandukanın bu şekilde olmasının sebebi; babasının Hz. Mevlana’nın ilmine karşı terk-i edepten kaçınmasının tezahürü olarak gösteriliyor. Ayrıca bu bölümde Hz. Pir’in oğlu, torunları ve dervişleri de medfun.
Huzur-u Pir bölümünden bir ferahlık hissiyatıyla ayrılıyorum. Hemen yan bölümde devrin yaşantısını bugüne yansıtan objeler sergileniyor. El yazması Kur’an-ı Kerimler, Hz. Pir’in Divan-ı Kebir ve Mesnevileri başta olmak üzere el yazması bir çok eser, kıyafetler, başlıklar, serpuşlar, tespihler, rahleler… Ayrıca bu manevi ortama daha da ayrı bir güzellik katan şey ise Efendimiz (s.a.v.) Hz.’ne ait Sakal-ı Şerif’in ve Hz. Osman (r.a.)’a izafe edilen Kur’an-ı Kerim’in burada bulunuyor olması. Sakal-ı Şerif’e gösterilen saygı ve ihtimamdan dolayı bu mübarek emanet, murassa kutular içinde saklanıyor. Yavaş yavaş bu bölümden ayrılırken ney sesi hala devam ediyor.
Bahçeye bakıyorum: uzunca bir avlu. Hemen karşımda kubbesi gül ve menekşe motifleriyle süslü takriben beş metre çapında bir şadırvan duruyor. Bahçenin batıya ve güneye bakan kısmında ‘L’ şeklinde derviş hücreleri uzanıyor. Dervişlerin ibadet mekânları olarak kullanılan bu hücrelerde günümüzde yüzlerine verilmiş tuhaf ifadeleriyle onların balmumundan heykelleri bulunuyor. Doğu tarafta dergahın mutfağı bulunuyor. Burada da hücrelerde olduğu gibi devrin yaşantısından kesitler sunmak için balmumu heykeller sergileniyor. Kimisi sema dönüyor, kimisi sımat adı verilen Mevlevi sofrasında kimi ise makam postunda ibadette.
Tekrar avluya çıkıp kafamı kaldırıyorum. Kubbetü’l Hadra’yı çevreleyen lacivert zemin üzerindeki beyaz hatta Ayet-el Kürsi parıldıyor. Umumiyetle gri ve beyaz taşlardan müteşekkil dergâhta kubbe, ihtişamını üzerindeki ayeti kerime, kendine has rengi ve yüksekliğiyle sağlıyor. Dergâhı ziyaretçi akınına bırakıp ayrılmadan önce Uzakdoğulu bir turistten fotoğrafımı çekmesini rica ediyorum. Kırmıyor.
Bir sonraki mekân ise Alaattin tepesi oluyor. Şehre hakim bu tepe, etrafındaki çay bahçeleri ve kafelerle halkın uğrak yeri. Benim gözüm ise tepebaşındaki Alaattin Camii ve kümbetlerden gayrısını görmüyor. Doğruca o tarafa yol alıyorum. Selçuklu camilerinin çoğu gibi bu cami de ihtişamlı bir kubbeden yoksun. Kıbleye paralel ve her biri birbirinden farklı sütunları ile gayet gösterişsiz bir cami diyorum ki; mihrap ve minberi görmeden bunu söylemenin hata olduğunu anlıyorum. – Aman Allah’ım bu ne muhteşem renk! Mihrabı saran ve onun üzerinden küçük kubbeye kadar uzanan çiniler türkuazından bahsediyorum. Selçuklu türkuazı üzerine siyah hatla ayet yazılmış bu mihrap ve oymacılık sanatının muazzam örneklerinden olan ahşap minber bütün bir camiye ihtişam katmaya tek başına yetiyor.
Kuzeydeki taş zeminli bahçeye çıkıyorum. Kapının yanındaki kereste sütunları geçip biri diğerinin hemen hemen yarısı kadar olan iki kümbeti karşımda buluyorum. Büyük olanın kapısına yöneliyorum. Kapı üzerinde sekiz Selçuklu hükümdarının adı yazıyor: Alaaddin Keykubat, Sultan Mesud, I. ve IV. Kılıçarslan, Rükneddin Süleyman, I,II ve III. Gıyaseddin Keyhüsrev. Sekiz memlekete hükmetmiş, sekiz hükümdar, şimdi sekiz köşeli bir kümbette medfun… Diğer kümbete defnedecekleri kişi Konya dışında vefat edince kümbet yarım bırakılıyor. Osmanlı zamanında kar deposu olarak kullanılan mekân günümüzde çirkin, plastik bir çatıyla korunmaya çalışılıyor.
Sadece üç mekân seçsek de anlatmak için biliyorum ki Konya nice güzellikleri barındırıyor bozkıra çalan bağrında. Bu şehri gezmek; her noktasını adım adım gezmek insana ayrı bir huzur veriyor. Geniş caddeleri, birçoğunda trafik lambası olmayan kavşakları, tarihi han, türbe, medrese ve çarşılarıyla Konya tam bir Selçuklu şehriyim diyor ve payitaht olma şerefine nail olmuş her şehirdeki gururu taşıyor kendinden emin.
Fatih Kutlubay